2018 – Diyetisyen Betül Ay Yılmaz

Yıllık arşiv 2018

ileBetül Ay Yılmaz

Homosistein Takibi Neden Önemlidir?

Homosistein Takibi Neden Önemlidir?

Homosistein kalp hastalıkları için takip edilmesi gereken önemli bir markerdir.     Kalp hastalıkları açısından özellikle aile öyküsünde çeşitli kalp hastalıkları bulunanlar, stresli bir yaşama sahip olanlar, egzersiz yapmayanlar, kronik yorgunluk sendromundan müzdarip olanlar, böbrek/tansiyon hastaları ve düzenli sigara kullananlar risk altındadır. İleriye dönük kalp hastalığına yakalanma olasılığı bu markerla daha çok önceden tespit edilebilmekte ve kişilerin yaşam tarzları ile ilgili risklerini en aza indirgeyecek gerekli önlemler alınabilmektedir. Plazma homosistein seviyesindeki artış ile vasküler hastalık arasındaki klinik ilişki, ilk defa 1969 yılında McCully tarafından ortaya konmuştur.  Araştırmacı plazma homosistein seviyesi yüksek ve homosistinürisi olan iki çocuğun otopsisinde yaygın arteryel tromboz saptamıştır. Sonraki araştırmalarda da bu hipotez onaylamış ve bugün artık hiperhomosisteineminin (homosistein yüksekliği) koroner kalp hastalığı için bağımsız bir risk faktörü olduğu kabul görmüştür.

Plazma Homosistein Ölçümü Nasıl Yapılır?

Yemeklerden sonra homosistein düzeylerinde kısmi yükselmeler olabileceği için, en son yemekten en az 12 saat sonra bakılması tavsiye edilmektedir. Normal total plazma homosistein seviyeleri açlık durumunda 5-15umol/L aralığındadır. Kang ve arkadaşları açlıktaki konsantrasyonlara göre hiperhomosisteinemiyi orta ( 15-30umol/L), ara (30-100umol/L) ve ağır (100umol/L) olarak 3 gruba ayırmışlardır. Günümüzde kabul edilen normal oran 5-15 µmol/L, arzulanan <10 µmol/L, hafif yükseklik değeri 15-25 µmol/L, orta yükseklik değeri  25-50 µmol/L, ağır yükseklik değeri  50-500 µmol/L’ dir.

Çalışmalar Ne Diyor?

Çalışmaların büyük kısmında artan plazma total homosisteininin koroner, serebral ve periferik vasküler hastalıklar için bir risk faktörü oluşturduğu bildirilmesine rağmen ancak son 5 yıl içinde kolesterol, sigara ve şişmanlık gibi diğer majör risk faktörleri arasında yerini almıştır. Homosistein, günümüzde kardiyovasküler, serebrovasküler ve periferal vasküler hastalıklar için doza bağımlı bir tarzda etkili olan diğer risk faktörlerinden bağımsız majör bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Boushey ve arkadaşları 27 prospektif ve retrospektif çalışmanın metaanalizini yayınlamışlar ve koroner arter hastalığı (KAH) ile hiperhomosisteinemi arasında güçlü bir ilişki olduğunu bildirmişlerdir. Başka bir çalışmada yüksek homosistein düzeylerindeki olası reaksiyonlar şu şekilde açıklanmıştır; reaktif oksijen türleri oluşumu, endotelyal toksisite, trombositlerin artmış adezyonu, pıhtılaşma faktörlerindeki değişiklikler ve azalmış adenozin üretimi. Homosistein yüsekliği LDL oksidasyonuna neden olmakta ve ayrıca vasküler hücrelerin biyokimyasal ve biyosentetik fonksiyonlarını etkileyerek vasküler matrikse de direkt olarak zarar vermektedir. Yine bir başka çalışmada homosistein seviyesindeki 5 µmol/L artışa karşılık koroner arter hastalığı riskinin kadınlarda %80  ve erkeklerde %60 arttığı ifade edilmektedir.

Homosistein Yüksekliği Nasıl Tedavi Edilir?

Diyetle alınan vitamin B6, B12 ve folat düzeyi ile plazma homosisteini  ters orantılıdır. Aşırı sigara, alkol ve kafeinli kahve içen kişilerde homosistein yükselirken fizyolojik aktivite ile homosistein seviyesi düşer. Bu tür hayat tarzı faktörlerinin etkisi kadınlarda erkeklerden daha belirgindir. Kronik alkoliklerde, etanolün vitamin durumunu etkilemesi sonucu homosistein seviyesi artarken orta derecede etanol tüketenlerde homosistein düşmektedir. Diğer bir önemli yaklaşım doğru ve temiz omega 3 kaynakları ile damarların rahatlatılması ve temizlenmesidir. Bu önlemlerle, homosistein metabolizmasında etkili olan metilasyon süreci ve metiyonin yolağı düzgün çalışır, kalp ve beyin damarları dahil damar sisteminin içini döşeyen endotel tabakası üzerindeki stres azalır, dejeneratif değişikliklerin ortaya çıkması önlenmiş olur.

*Daha detaylı bilgi edinmek için ‘Kalbin Ne Kadar Sağlıklı?’ yazımı okuyabilirsiniz.

Uzm. Dyt. Betül AY YILMAZ

Referanslar:
http://www.totmdergisi.org/articles/2002/volume9/issue2/2002_9_2_15.pdf
https://www.journalagent.com/tkd/pdfs/TKDA_29_3_181_190.pdf
https://synevo.com.tr/tr/Homosistein-Nedir
http://tkb.dergisi.org/pdf/pdf_TKB_29.pdf
http://www.turkpsikiyatri.org/blog/2012/04/07/vitamin-b-12-folat-ve-homosisteinin-bilissel-bozukluklar-ile-iliskisi/

 

 

ileBetül Ay Yılmaz

B12 ve Bilişsel Fonksiyonlar

Vitamin B12 ve folat diye bilinen vitamin B9 merkezi sinir sisteminin gelişimi, farklılaşması ve işlevselliğinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu vitaminler DNA ve protein sentezi için gerekli olan metil gruplarının temininden sorumlu yolaklarda görev alırlar ve homosistein metabolizması ile ilişki içindedirler. Vitamin B12 veya folat eksikliği homosisteinin metiyonin denilen proteine remetilasyonunda azalmaya yol açar ve bu da hücreler için tehlikeli olan homosistein düzeyinde yükselmeye yol açar. Beyin homosisteini metabolize edecek alternatif yollardan yoksundur. Bundan dolayı beyinde homosistein metabolizması yeterli folat ve vitamin B12 düzeyine bağımlı olarak yürür.

Özellikle glia (sinir hücresi) hücrelerinin B12 deposu çok azdır ve negatif B12 dengesinden hızlı bir şekilde etkilenirler. Kabaca bu durum yaşlı populasyonun %10’unda, demansı bulunan yaşlıların ise %17’sinde saptanabilmektedir. Vitamin B12’nin normal serum düzeyi 200-900 pg/ml’dir. Ayrıca  vitamin B12 eksikliğinde metilmalonil-KoA metilmalonik aside dönüşür. Metilmalonik asit nörotoksik olabilmekte yani sinir hücrelerine zarar verebilmektedir. Bu nörotoksik etkiler hücre kültürü çalışmaları ve hayvan deneylerinde gösterilmiştir. Bunun yanısıra serum B12 ve BOS (beyin omurilik sıvısı) folat düzeyleri yaşla azalma gösterebilmektedir.

Vitamin B12’ nin İşlevleri:

  • Asetilkolin üretimini arttırdığı ve beyinde sinir iletimini düzenlediği için Alzheimer hastalığında koruyucu rolü olabileceği düşünülmektedir.
  • Folik asit ile birlikte doğum defektlerini önlemekte önemli rol oynamaktadır.
  • Folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır.
  • Çocuklarda görülen astımların, depresyonun, şeker hastalığına bağlı nöropatilerin tedavisinde kullanılmaktadır.
  • Düşük sperm sayısı ve spermlerdeki hareket yetersizliğinin tedavisinde de B12 vitamini kullanılmaktadır.
  • HIV pozitif kişilerin % 35 inde vitamin B12 eksikliği olduğu bulunmuştur. Yararı tam olarak kanıtlanamasa da AİDS tedavisinde vitamin B12 eklenmektedir.
  • Bağışıklık sistemini ve sinir sistemini güçlendirmektedir.
  • Kırmızı kan hücrelerinin üretimi için B12 vitaminine gereksinim vardır.
  • Akıl ve sinir hastalıklarında önemli işlevleri vardır.
  • Beyin küçülmesini önlemekte, bilişsel kapasiteyi arttırmaktadır.
  • Mikrobik hastalıklara karşı direnci arttırmaktadır.
  • Ortalamanın altındaki boy uzunluklarında yararlıdır.
  • Öğrenme ve bellek kapasitesini geliştirmekte ve enerjiyi arttırmaktadır.

Vejetaryenler Dikkat:

Vitamin B12 genel olarak hayvansal gıdalarda bulunmaktadır. Dana eti, dana karaciğeri, böbrek, süt ve süt ürünleri, peynir, yumurta, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya B12 vitamini içeren yiyeceklerdir. Sebzelerde ise B12 vitamini bulunmaz. O sebeple vegan beslenme şeklinde mutlaka tablet şeklinde alınmalıdır.

Vitamin B12 Eksiklik Nedenleri:

  • Mideden salınan intrinsik faktör eksikliği,
  • Transkobalamin II’nin genetik olarak eksikliği veya polimorfizmi,
  • Tükrük bezlerini etkileyen hastalıklar,
  • Gastrik hastalık, by-pass operasyonları,
  • Helicobakter pylori enfeksiyonu,
  • Pankreas ve ince barsak üst bölümü hastalıkları,
  • İleal hastalık veya rezeksiyon (Çölyak hastalığı),
  • Emilim bozuklukları (malabsorbsiyon),
  • İlaçlar: H2 reseptör blokörleri, proton pompa inhibitörleri, antiasit ilaç kullanımı,
  • Diyet (Vejeteryan diyet),
  • İleri yaş.

Çalışmalar Ne Diyor?

Vitamin B12’ nin tipik psikiyatrik göstergeleri ilgisizlik, yorgunluk, depresif duygu durum, bilinç bulanıklığı ve bellek yakınmalarıdır. Demansın önlenebilir nedenleri arasında sayılmakta ve demans değerlendirmesinde düzeyleri rutin olarak istenmektedir. Vitamin B12 eksikliği olan hastaların %75-90’ında nöropsikolojik semptomlar vardır. Normal ya da yüksek folat düzeyi olan vitamin B12 eksikliği bulunan hastalarda, folat düzeyi düşük olanlara göre nörolojik komplikasyonlar daha sıktır.

Demans ve bozulmuş bellek işlevine sahip hastalarda plazma ve BOS’ta azalmış folat ve B12 ile artmış homosistein düzeyleri saptanmaktadır. Demanslı hastalarda bilişsel, fiziksel ve sosyal bozulmanın ciddiyeti homosistein düzeyi ile ilişkili bulunmuştur. Düşük folat ve yüksek homosistein düzeylerinin hem demanslı hem de sağlıklı bireylerde özellikle korteks, amigdala ve hipokampus atrofisiyle ilişkisi bildirilmiştir.  Başka bir rahatsızlığı bulunmayan sağlıklı bireylerde folat ve vit B12 eksikliği bilişsel bozukluk ve demans gelişimi için riski arttırmaktadır. Eussen ve arkadaşları vitamin B12 eksikliği olan normal ve bilişsel bozukluğu olan 195 kişilik bir örneklemde bilişsel testlerdeki iyileşmenin plasebo grubunda anlamlı olarak daha yüksek olduğunu bulmuşlardır.

Geçmişte B12 düzeyi bakılmamış ise aşağıdakilerden birinin varlığında:

  • Demansın davranışsal ve psikolojik semptomları olanlarda,
  • Öyküsünde gastrik bypass, mide rezeksiyonu, terminal ileum hastalığı veya rezeksiyonu, pankreas yetmezliği olanlarda,
  • Uzun dönem levodopa, antihistaminik, proton pompa inhibitörü ve metformin tedavisi alanlarda B12 düzeyi bakmak faydalı bir yaklaşımdır.

Vitamin B12 vücutta kritik kavşaklarda rol almakta ve pek çok sistemi ya da önemli yolağı manipüle etmektedir. Bazal metabolik hızı düzenlemekten, DNA metilasyonuna kadar çok geniş bir spektrumda çalışmaktadır. Bu yüzden eksiklikler tespit edilip mutlaka telafi edilmeye çalışılmalı ve tedavide mutlaka B12’nin aktif formu olan metilkobalamin kullanılmalıdır.

Uzm.Dyt.Betül AY YILMAZ

Kaynaklar:
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3874776/
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22221769
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4683909/
https://academic.oup.com/epirev/article/35/1/2/550735
http://www.bekircol.com/vitbiyokimya/powerpoint/salih.pdf
http://www.turkpsikiyatri.org/blog/2012/04/07/
https://academic.oup.com/ajcn/article/86/5/1384/4650721
https://www.medscape.com/viewarticle/751760
http://www.jneuropsychiatry.org/peer-review/vitamin-b12-deficiency-cognitive-impairment-and-neuroimaging-correlates.html
ileBetül Ay Yılmaz

Yeşil Çay Demir Bağlıyor

Arkeolojik bulgulara göre aralarında çayın da bulunduğu yabani bitki yapraklarının kullanılması yaklaşık 5000 yıl öncelere dayanmaktadır. Çay bitkisi ya da Latince adıyla Camelia sinensis, dünyada sudan sonra en fazla tüketilen içecektir. Çay bitkisinden ticari kullanıma uygun, temel olarak 3 çeşit çay üretmektedir. Bunlardan yeşil çay fermantasyona uğramadan, oolong çayı yarı fermente edilerek ve siyah çay tam fermentasyonla elde edilmektedir. İçerik olarak birbirine benzeyen içecekler olan yeşil ve siyah çaylar, antioksidan etkilerini farklı biyolojik aktif maddelerle gösterirler. Yeşil çayda flavonoid grubundan polifenoller fazladır. Polifenol grubundan kateşinler, kateşinlerden de epigallokateşin gallat (EGCG) özellikle yeşil çayda fazla miktarda bulunmaktadır. Ayrıca epigallokateşin (EGC), epikateşin gallat (ECG), epikateşin (EC), kateşin (C), gallokateşin (GC) ve gallokateşin gallat (GCG) da değişik miktarlarda bulunmaktadır . Siyah çayın ise en önemli kateşinleri siyah çaya rengini ve buruk aromasını da veren theaflavinler (TF) ve thearubiginlerdir (TB).

ÇAY VE SAĞLIK İLİŞKİSİ

Hem yeşil hem de siyah çayın her yaş grubu için başta koroner kalp hastalıkları (KKH), inme, kalp damar hastalıkları (KDH), hipertansiyon, mide ve kolerektal kanserler gibi çeşitli kanser türleri olmak üzere, artirit, antiviral ve antiinflamatuar hastalıklara karşı koruyucu ve kemik yoğunluğunu düzenleyici etkileri yapılan araştırmalarla gösterilmiştir. Hem yeşil hem de siyah çayın içeriğinde bulunan polifenolik bileşikler dolayısıyla antioksidan bir içecek olduğu ve kronik hastalıklardan koruyucu etkisini bu yolla yaptığı belirtilmektedir. Fakat unutulmamalıdır ki bu olumlu etkiler alınan doza bağlıdır. Sağlıklı bile olsa çaylar çok yüksek oranda ve demli tüketildiklerinde vücutta asiditeye sebep olmakta idrarla kalsiyum atımını hızlandırmaktadır. Bir diğer olumsuz etki doza bağlı taşikardik ve aritmik etkidir. En önemli etkileri ise vücuttaki demiri bağlamalarıdır.

ÇAY VE KAFEİN

Kahve, kakao, kola ve ilaçlarda olduğu gibi çayda da doğal olarak kafein bulunmaktadır. Çayın kafein içeriği demlenme süresi, demleme sırasında çayın karıştırılıp karıştırılmaması, çay-su oranı ve servis edilen fincan büyüklüğü gibi birçok değişkene bağlıdır. Fermentasyon oranına göre kafein miktarı artmakta, en yüksek kafein siyah çayda bulunmaktadır. Uluslararası kılavuzlara göre kafeinin günlük tüketim düzeyinin 200-300 mg’ı aşmaması önerilmektedir.

Tepki verme süresi ve ruh hali üzerine etkileri olan kafeinin doza ve kullanım sıklığına bağlı olarak bireylerde alışkanlık yaptığı bilinmektedir. Canlandırıcı etkisi olan kafeinin fazla tüketilmesinin diüretik etki yaparak vücut sıvı dengesini etkileyebileceği, koordinasyonun dağılması, sinirlilik, uykusuzluk ve çarpıntı yapabileceği de kullanıcılar tarafından belirtilmiş yan etkileridir.

ÇAY VE ANEMİ

Demir yetersizliği anemisinin oluşumundaki sebepler çok değişkenlidir. Bunların içinde demir tüketim miktarının az olması, tüketilen demir çeşidinin biyoyararlılığının az olması ve fizyolojik ihtiyaçlara göre gereksinimin karşılanamaması en önemli nedenlerdir. Demir emilimini arttıran ve azaltan diyet faktörleri çok iyi bilinmekle birlikte, çoğu hayvansal kaynaklı olan hem demirin emilimi, bitkisel kaynaklı nonhem demirle karşılaştırıldığında diğer diyet bileşenlerinden ve öğünün içeriğinden çok fazla etkilenmez. Nonhem demirin ise polifenoller, fitat, diyet lifi, bazı proteinler ve aminoasitler gibi çeşitli diyet bileşenleri ile etkileşime girdiği ve emiliminin azaldığı bilinmektedir. Yemeğin bitiminden sonraki 1 saat içinde tüketilen 150 ml koyu siyah çayın, öğündeki demir emilimini arttıran askorbik asit ve diğer faktörlere rağmen, emilimi % 75- 80 oranında azalttığı bulunmuştur. Siyah çayın bu negatif etkiyi yeşil çaydan 2 kat, bitki çaylarından 3 kat fazla gösterdiği saptanmıştır.

ÇALIŞMALAR UYARIYOR

Çalışmalar yeşil ve siyah çayda bulunan taninlerin demir ve kalsiyumun emilimini azaltabileceğini belirtmiştir. Aynı zamanda siyah çayın çinko emilimini arttırdığı, yeşil çayın azalttığı ve her iki çay türünün de manganez ve bakır emilimini arttırdığı rapor edilmiştir. Bir başka çalışma yeşil çayın diüretik etkisi ile suda çözünebilen B12 vitamininin kaybına yol açtığından bahsetmektedir.

Yeşil çayın içinde kafein olmasından dolayı çok içilmesi uykusuzluk gibi sorunlara neden olabilir. Çayın içeriğinde bulunan kafein bileşiğinin aşırı miktarda tüketildiğinde toksik etkiler yaptığı göz ardı edilmemelidir. Yine emziren kadınlara ve gebelere kafeinden dolayı yeşil çayın fazla tüketilmemesi  önerilmektedir.

Yeşil çay folik asitin yararlarını olumsuz yönde etkileyebileceğinden hamilelerin kullanmaması gerektiğini belirten çalışmalar vardır. Bu etkiden yeşil çayın içindeki EGCG sorumludur. Gebelik öncesi dönemde fazla yeşil çay tüketen kadınlarda spina bifida sıklığının fazla olduğuna yönelik yayınlar bu mekanizma üzerinde durmaktadır.

Çok sık rastlanmasa da yeşil çayın fazla tüketilmesine bağlı hepatotoksisite ve nefrotoksisite vakaları da bildirilmiştir. Bu toksikasyonların muhtemelen ECGC veya metabolitlerinin  hasta metabolizmasıyla da bağlantılı olarak oksidatif strese neden olduğu belirtilmektedir.

Bir derlemede yeşil çayın vitamin K içermesi nedeniyle warfarin ve kumadin kullanan kalp hastaları tarafından çok dikkatli tüketilmesi gerektiğinden bahsedilmiştir.

Yeşil çayın demir bağlayıcı etkisi hücrelerde yıkıcı oksidatif hasara yol açan fenton reaksiyonlarını durdurmuş bu şekliyle talasemi majör ve kalıtsal hemokramotozis hastalarına umut ışığı olmuştur.

Fazla miktarda tüketilen yeşil çay içerdiği polifenollerin bazı ilaçlar ve demir preparatlarının absorbsiyonunu zorlaştırıcı etkisinden dolayı beslenme bozukluğuna yol açmakta ve hemoglobin seviyelerini düşürmektedir.

Çalışmalarda çay kateşinlerinin sindirim sisteminde demirle çözünmeyen kompleksler oluşturmak suretiyle, demir emilimini kısmen engelleyebileceği ancak çaya askorbik asit eklenerek veya demir içeren ilaçları ya da yiyecekleri çayla birlikte tüketmeyerek bu olumsuz etkinin önlenebileceği belirtilmiştir.

Epidemiyolojik bir araştırmada, günlük 3-4 fincan siyah çay içimiyle, demir eksikliğine bağlı kansızlık probleminin gözlenmediği bildirilmiş, yeşil çay içinse günlük üç bardağın üzerine çıkılmaması önerilmiştir.

Tüm bu bilgilerin ışığında zayıflama için sıklıkla tüketilen yeşil çayın demir bağlayıcı etkisi ile ferritin ve hemoglobin düşüklüklerine sebep olduğu hatta demir ilaçlarının emilimini olumsuz yönde etkilediği dolayısıyla ısrarlı tüketimlerde bu mekanizmalar üzerinden tam ters bir etki sergilediği göz önünde bulundurulmalıdır. Kadınlarda menstrüasyonla aylık demir kayıpları olduğundan ve bu kayıplar önceden tahmin edilemeyeceğinden sıklıkla yeşil çay tüketimi doğru bir seçim değildir.

Uzm.Dyt.Betül AY YILMAZ

Referanslar:
http://journals.tbzmed.ac.ir/PHARM/Manuscript/PHARM-23-27.pdf
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5093162/
https://academic.oup.com/cdn/article/1/2/1/4558629
https://www.hopkinsmedicine.org/hematology/fellows/summer%20course/slides/Spivak_IronOverload%2007.27.12.pdf
https://www.researchgate.net/publication/321700917_Review_on_green_tea_constituents_and_its_negative_effects
https://pdfs.semanticscholar.org/c157/41de4b4717d8cc00b036f9d6d481e6eb1b6d.pdf
https://pdfs.semanticscholar.org/c157/41de4b4717d8cc00b036f9d6d481e6eb1b6d.pdf
http://www.internationaljournalofcardiology.com/article/S0167-5273(07)01880-3/pdf
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15992239
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16855537
http://www.scirp.org/(S(i43dyn45teexjx455qlt3d2q))/reference/ReferencesPapers.aspx?ReferenceID=15000
https://pharmacy.erciyes.edu.tr/ckfinder/userfiles/files/bitirmeler/Hilal_Kesler_Tez.pdf
http://eknygos.lsmuni.lt/springer/335/249-257.pdf

 

 

ileBetül Ay Yılmaz

Ketojenik Diyetler Neden Sağlıksızdır?

Her geçen gün popülerliği artan ketojenik diyet nedir?. Neden uzun süreli uygulamalar zararlı sonuçlar doğurmaktadır?. Aslında ketozisin vücut için iyi bir şey olmadığını tüm diyetisyenler bilir. Hatta diyabetik hastalarda hücre hasarını önlemek için keton cisimciklerinin oluşumunu dengeli ve planlı bir beslenme düzeni ile önlemeye çalışırız. Gelin görün ki ketojenik diyet verdiği hızlı sonuçlar nedeniyle son zamanlarda epey popüler hale geldi. İnsanlar işin biyokimyası ile, hücrelerinin hasarlanmasıyla falan ilgilenmiyor artık, varsa yoksa hızlı sonuç. Unutmayın, vücudumuz mekanik bir araç değildir, keskin virajları alamaz. Önünde sonunda yapılan yanlış uygulamaların bedelini ödetir. Madem söylediklerimiz yeterince ikna edici gelmiyor bu kez Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği, Obezite, Dislipidemi ve Hipertansiyon Çalışma Grubunun ‘Obezite Tanı ve Tedavi Kılavuzu’’ ndan neden ketojenik diyet yapılmamalıdır? öğrenelim.

  • Karbonhidrat içeriğinin gereğinden az olması nedeniyle uygulandıktan bir müddet sonra kanda keton cisimciklerinin artışına neden olan diyetlerdir.
  • Diyetteki karbonhidratın organizmada enerji vermek yanındaki en önemli görevleri; ketojenezi önlemek, proteine olan gereksinimi azaltmak ve doku proteinlerini korumaktır.
  • Günlük en az 50 gram karbonhidrat alınması ketozu önlemektedir.
  • Ancak kişisel ayrıcalıklar düşünüldüğünde ketozu önlemek için günde 100-125 gram karbonhidrat alınması gerekmektedir. Besin ögeleri yönünden dengesiz olmaları ve önemli sağlık sorunları oluşturmaları nedeniyle ketojenik diyetler obezite tedavisinde önerilmemektedir.
  • Hızlı kilo verdirmeleri nedeniyle daha çok vücut suyunda azalmaya neden olmakta, gerçek ağırlık kaybı sağlanmamaktadır.
  • Ayrıca diyet posası başta olmak üzere, tiamin, folat, potasyum, kalsiyum, magnezyum, demir, A vitamini, E vitamini ve B6 vitamini yetersizliklerine yol açmaktadırlar. Bunun yanı sıra diyetin doymuş yağ, kolesterol ve hayvansal kaynaklı protein içeriği artmaktadır.
  • Ketojenik diyetlerin ortaya çıkarabileceği başlıca sağlık sorunları: Sıvı-elektrolit dengesinde bozukluklar (kalsiyum ve sodyum atılımı artar), hiperürisemi, hiperlipidemi, aritmiler, kalsiyum atılımının artması nedeniyle osteoporoz riski, böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozukluklar ve insülin metabolizmasında olumsuz etkiler oluşabilmektedir.
  • Aşırı miktarda sodyum ve su kaybı sonucu hipotansiyon, kabızlık ve nefrolitiyazis görülebilmektedir.
  • Atkin ve Stilman Diyeti protein ve yağ içeriği yüksek, karbonhidrat içeriği düşük olan ketojenik diyetlere örnektir.
  • Yüksek proteinli diyetlerin büyük bir kısmının hayvansal kaynaklardan sağlanmasından dolayı toplam yağ, doymuş yağ ve kolesterol alımları yüksek miktardadır.
  • Karaciğer ve böbrek fonksiyonlarında bozukluğa neden olabilir. Besin ögeleri yönünden son derece dengesizdir. Normal besin gereksinimlerini karşılayamamaktadır.

*Doktor Atkin’ in kendi sağlıksız diyeti nedeniyle öldüğünü hatırlatalım. Sağlıkla…

Uzm. Dyt. Betül AY YILMAZ

ileBetül Ay Yılmaz

Kalbin Ne Kadar Sağlıklı?

Türkiye ve Dünyada Kalp Hastalıkları

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2020 yılında dünya üzerindeki tüm ölümlerin %36’sı kalp damar hastalıklarına bağlı olarak gerçekleşecektir. Türkiye’de ise 2019 yılına kadar koroner kalp hastası sayısının iki kat artış göstererek 5.6 milyona ulaşması bekleniyor. Hal böyle olunca gerek bilim adamları gerekse endüstri kalp damar hastalıklarına büyük ilgi duymakta ve her gün bu hastalıkların tedavisine yönelik yeni gelişmeler kaydedilmektedir. Aterosklerotik hastalıklar (koroner arter hastalığı, inme, periferik arter hastalığı ve anevrizmalar) birden fazla risk faktörünün birbiriyle etkileşerek ortaya çıkardığı patolojilerdir ve bu nedenle de bu hastalıklarla mücadelede tek bir risk faktörü değil, tüm risk faktörleri bir arada ele alınmalıdır. Güncel kılavuzlar dislipidemi tedavisine karar vermeden önce tüm risk faktörlerinin neden olduğu toplam riskin hesaplanmasını önermektedirler. Bunun için Framingham ve SCORE gibi risk tahmin sistemleri geliştirilmiştir ve bu sistemler 10 yıllık kalp damar hastalığı riskini öngörmede oldukça başarılıdırlar. 

Kendi Risk Değerlenmeni Yap

Framingham risk testini aşağıda verdiğim adresten türkçe olarak yapabilirsiniz.

http://www.hipertansiyonmd.com/hesaplama/hesaplama_Framingham_risk_skorlamasi.htm

Amerikan Diabet Derneği’ nin SCORE risk testini aşağıda verdiğim adresten ingilizce olarak yapabilirsiniz.

http://www.diabetes.org/are-you-at-risk/diabetes-risk-test/

Risk Hesaplaması Yapmak Bize Ne Kazandırır?

10 yıllık koroner ve kalp damar hastalığı riskini belirlemek için çeşitli risk hesap cetvelleri mevcuttur ve kılavuzlara göre bu cetvelleri kullanarak gerçeğe yakın tahminler yapabilmek mümkün görünmektedir.

Kalp Damar Hastalığı Gelişiminde Rol Oynayan Risk Faktörleri

Kalp damar hastalığı gelişiminde rol oynadığı düşünülen 300’den fazla risk faktöründen bahsedilmektedir. Bunlar arasında en fazla kabul görenler, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen risk faktörleri aşağıda sırlanmıştır.

Koroner kalp hastalığının günümüzde kabul edilen önemli risk faktörleri şunlardır:

  1. Yaş (erkeklerde ≥45, kadınlarda ≥55 veya erken menopoz)
  2. Aile öyküsü (birinci derece akrabalardan erkekte 55, kadında 65 yaşından önce koroner arter hastalığı bulunması)
  3. Sigara içiyor olmak
  4. Hipertansiyon (kan basıncı ≥140/90 mmHg veya antihipertansif tedavi görüyor olmak)
  5. Hiperkolesterolemi (total kolesterol ≥200 mg/dl, LDL-kolesterol ≥130 mg/dl)
  6. Düşük HDL-kolesterol değeri (<40 mg/dl)
  7. Diabetes mellitus (diyabet bir risk faktörü olmanın yanısıra, koroner kalp hastalığı varlığına eşdeğer bir risk taşıdığından risk değerlendirmesinde ayrı bir yeri vardır)

 

Tüm bu faktörlere ek olarak kanda homosistein proteinin yüksek seyretmesi de kalp damar hastalıkları ile ilişkilendirilmiş, çok sayıda kesitsel, vaka kontrol çalışması ve bazı ileriye dönük çalışmalar plazma homosistein düzeyi ile kardiyovasküler risk arasında pozitif bir ilişki saptamıştır, bazılarında ise böyle bir ilişki gösterilememiştir. Folik asit, B6 ve B12 vitaminleri homosistein metabolizmasında rol alırlar ve kan düzeyleri homosistein ile tersine ilişki içindedir. Framingham çalışmasından elde edilen bulgular tahıllara folik asit eklenmesinin toplumun ortalama homosistein düzeyini ve hiperhomosisteinemi sıklığını azalttığını göstermiştir. Düzenli olarak balık yağı kullanımı da koruyucu olarak önerilen diğer bir takviyedir. Tetkiklerin düzenli olarak yapılması riskli grupların ekstra koruyucu takviyelerle takip edilmesi son derece önemlidir.

Koroner Kalp Hastalığından Korunmak

Koroner kalp hastalığının, iş gücü kaybı, tedavi giderleri ve yaşam kalitesi bakımından, topluma maliyeti çok yüksektir. Bu bakımdan, koroner kalp hastalığı riskini azaltmak için terapötik yaşam tarzı değişiklikleri (sigaranın bırakılması, zayıflama, kaliteli yağlardan zengin, kilo aldırmayan dengeli bir diyet, fiziksel aktivitenin arttırılması) her hastada uygulanmalıdır.

Uzm. Dyt. Betül AY YILMAZ

 

Referanslar:
https://www.tkd.org.tr/kilavuz/k11/4e423.htm?wbnum=1604
https://www.journalagent.com/tkd/pdfs/TKDA_37_60_1_10.pdf
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1365-2702.2010.03220.x/full
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1365-2702.2007.01383.x/full
ileBetül Ay Yılmaz

D Vitamini, Neye Göre, Kime Göre?

Vitamin D, Türkiye’ de her on kişiden dokuzunda eksikliği görülen bir vitamindir. Vitamin D durumunu değerlendirmek için serum 25 hidroksi(OH) vitamin D düzeyi ölçülmelidir. Vitamin D düzeyi: >30 ng/ml durumunda yeterli vitamin D düzeyi, 20-30 ng/ml vitamin D yetersizliği, <20 ng/ml vitamin D eksikliği, <10 ng/ml ciddi vitamin D eksikliği kabul edilir, >150 ng/ml olduğu durumlarda ise vitamin D zehirlenmesi söz konusudur.

Vitamin D içeren besin sayısının az olması nedeniyle, bu vitaminin az bir kısmı (%10- 20) ciğer, somon, yumurta gibi hayvansal gıdalar ile alınır. Önemli bir kısmı (%80-90) UVB ışınları etkisiyle ciltte sentezlenir. Sentez için cilde direkt güneş ışını teması gereklidir.  Ülkemizin bulunduğu enlemde vitamin D sentezi Mayıs-Kasım ayları arasında gerçekleşir. Uygun ışın açısı saat 10.00-15.00 arasında olduğundan, D vitamini sentezi için bu saatlerde güneşe çıkılması önerilir.

Güneş Koruyucular Sentezi Engelliyor

Yazın uygun saatlerde tüm vücudun bir tam gün güneş ışığı ile teması durumunda, deride, ağız yoluyla alınan yaklaşık 20000 IU vitamin D dozuna eşdeğer düzeyde vitamin D sentezi gerçekleşir. Sadece el, kol ve bacakların güneşe maruz kalması durumu ise yaklaşık 3000 IU vitamin D sentezi sağlar. Ayrıca güneş koruyucu kremlerin kullanılması güneş ışınlarının deriye ulaşmasını engellemektedir. Otuz faktörlü güneş koruma (sun protection factor, SPF) kremlerin ciltte D vitamini üretimini %95-98 oranında azalttığı bilinmektedir. Sekiz SPF güneş kremlerinin bile kandaki D vitamini düzeyini dramatik olarak azalttığı bidirilmiştir. Yaşlılarda UV sonrası D vitamini yapma kabiliyetinin 30 yaş altı erişkinlere göre dörtte bir ila beşte bir azalmış olduğunu gösteren kanıtlar mevcuttur. Cam ve tül arkasından güneşlenme de vitamin D sentezini engeller.

Vitamin D Eksikliği Riski Yüksek Olan Gruplar

Yaşlılar, ­ koyu cilt rengine sahip olanlar, ­ obezite, ­ vitamin D metabolizmasını hızlandıran ilaç kullanımı, ­güneşe yetersiz maruziyet, ­ osteoporoz, ­spontan (beklenmeyen) kırık oluşumu, ­ osteomalazi, ­ malabsorbsiyon sendromları, ­ kronik böbrek yetmezliği, ­ kronik karaciğer hastalıkları, ­ hiperparatiroidi gibi hastalıkları olanlar risk grubundadır.

D vitamini Emilimini Engelleyen Hastalıklar

Bazı hastalıklar  barsaklarda D vitamini emilimini engeller. Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve kistik fibrozis bu hastalıklar arasında sayılabilir. Mide veya barsakların bir kısmının çıkarıldığı veya aşırı şişmanlık tedavisinde uygulanan gastrik bypass ameliyatları sonrasında da D vitamini eksikliği görülebilir. Çoğu hastada eksiklik semptomları kas ağrılarına sebep olduğundan fibromiyalji gibi değerlendirilebilir. Bir çalışmada D vitamini eksikliğinin kişilerin yorgunluk, gündüz uykululuk hali ve fiziksel aktivite düzeyleri ile ilişkisi incelenmiş ve bağlantılı oldukları doğrulanmıştır.

D vitamini Emilimini Engelleyen İlaçlar

Kortizon tedavileri kalsiyum emilimini ve D vitamini metabolizmasını bozarak osteoporoza yol açabilir. Obezite tedavisinde kullanılan orlistat ve kolesterol düşürücü ajan olarak kullanılan kolestiramin, D vitamininin barsaklardan emilimini engellerler. Epilepsi tedavisinde kullanılan fenobarbital ve fenitoin içeren ilaçlar D vitamininin karaciğerde etkin forma dönüşmesine engel olarak etkinliğini azaltır.

Gebelikte D vitamin Eksikliği ve Etkileri

Son yıllarda yapılan çalışmalarda; gebelikte  D vitamin eksikliğinin bebekte kalsiyum eksikliği ve kemik ve diş deformiteleri yanında eklampsi/preeklampsi, düşük doğum ağırlığı/prematüre doğum, doğumsal katarakt, çocuklarda Tip 1 diyabet, multiple skleroz, bipolar bozukluk, depresyon, astım, mental retardasyon (zihinsel gerilik) sıklığında artma gibi sorunlarla ilişkili olabileceği üzerinde durulmaktadır.

Ayrıca D vitamininin bebeğin beyin ve immün sistem gelişimini etkilediği ileri sürülmektedir. Gebelikte D vitamini yetmezliğinin yenidoğan üzerindeki etkileri kalıcı olabilir ve daha sonradan verilecek D vitamin desteği ile tam olarak düzeltilemeyebilir. Bu durum özellikle beyin ve immün sistem gelişiminde önemlidir.

Yapılan araştırmalarda; D vitamin seviyesi düşük olan annelerde sezaryen oranı yüksek bulunmuştur. Preeklampsi riski 5 kat, gebelik diyabeti riski 3 kat, bakteriyel vajinozis riski 2 kat artmış bulunmuştur.

D Vitamini Eksikliğinin Tedavisi

D Vitamini preparatları ile yapılır. Ülkemizdeki preparatlar, ya sadece D vitamini, veya kalsiyum ya da multivitaminlerde içerirler. D vitamini damla, şurup, draje, kapsül, çiğneme tableti, efervesan tablet ve ampül şeklinde piyasada bulunmaktadır. Kullanılan ürünün çeşidi ve içeriği son derece önemlidir ve kişiye özel olmalıdır. İçeriğinde yağ bulunmayan formülalar emilmez. Alınması gereken doz D vitamini eksikliğinin nedenine ve ciddiyetine göre değişebilir, bu nedenle sağlık profesyonelinize danışmalısınız. D vitamininin barsakdan emilmesiyle ilgili sorun yaşayanlara D vitamini enjeksiyonla verilir.

Vitamin D eksikliği Nedeniyle Tedavi Alan Hastaların Takibi

Vitamin D eksikliği nedeniyle tedavi başlanan hastalarda tedavinin başlangıcından 8 hafta sonra serum 25(OH) D düzeyi ölçülmelidir. Sonucuna göre, tedavinin devamı veya idame dozuna geçilmesi yönünden karar verilmelidir. Yüksek doz tedaviye bilinçsizce devam edilmesi durumunda kan kalsiyumu kontrolden çıkabilir. Bu da vücutta pek çok sistemde olumsuz etkilere yol açar.

Uzm.Dyt.Betül AY YILMAZ

Referanslar:
https://www.saglik.gov.tr/TR,11161/gebelere-d-vitamini-destek-programi-rehberi.html
http://www.turkendokrin.org/files/METABOLIK_KH_BOOK_web(1).pdf
http://www.turkendokrin.org/index.php?func=hastalar_icin&inside=hastalar_icin_detay&id=10
http://www.journalagent.com/abantmedj/pdfs/ABANT-75010-REVIEW-UCAN.pdf
http://www.ftrdergisi.com/uploads/pdf/pdf_3958.pdf
http://www.turkbiyokimyadernegi.org.tr/dosyalar/belgeler/panel/Vitamin-D-ali-unlu.pdf
http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/agin-pandemisi-d-vitamini-eksikligi-ve-yetersizlig/8127

 

 

 

 

ileBetül Ay Yılmaz

S.Ç.

Üç buçuk ayda verdiğim 13 kg için Betül Hanım’a teşekkür ediyorum. Bu işin sırrı öncelikle insanın kendisine inanması daha sonra da bu işin uzmanına danışarak sağlıklı ve doğru biçimde kilo vermek.
Betül Hanım’a gelmeden önce çevremden “Bırak bu diyet işlerini, diyetisyene ne gerek var, ekmeği kes,yemeyi bırak zayıflarsın!” gibi sözler duyuyordum. Bu da insanda bir baskı oluştur haliyle. Bunların hiçbirine kulak asmadım, iyi ki de asmamışım. Betül Hanım’ın istediği testlerde insülin direncim olduğu çıktı.Bu doğrultuda bana uygun bir diyet programı oluşturdu. Aç kalmadan sağlıklı bir şekilde kilo vermeme, son yapılan testte de insülin direncimin normale dönmesine yardımcı olduğunuz için tekrar teşekkür ederim. Hem de 3.5 ayda bir gün bile spor yapamadan. En kısa zamanda spora da başlayacağım ama söz.

ileBetül Ay Yılmaz

F.A.

Uzunca bir zamandır her pazartesi diyete başlayıp çarşamba günü kilo alanlardandım ve her seferinde uğradığım hüsrandan sonra öz güven kaybından artık pes etmiştim. Yapamayacağım, hiç zayıflayamayacağım, kilo bende, insilün direnci, yumurtalık kisti bende derken, defresif ve bıkkın bir hal aldım ve daha hızlı bir kilo alma sürecine girmiştim. Sizi tanıdığıma gerçekten çok memnunum, kendini diyette hissetmeden zayıflamak çok güzel. Arada kaçamağım olduğunda – haftada bir öğün istediğini yiyebilirsin, ruhun bile duymaz- gerilme o kadar dediğinizi hatırlarım hep. Herşey için çok teşekkürler.

ileBetül Ay Yılmaz

Y.D

İnsülin direncim olduğunu öğrendiğimde, bunun en güzel çözümünün, diyetisyene gitmek olduğuna karar verdim ve arastırmalarim sonucunda Betül Ay Yılmaz hanımın bana destek olabilecek en iyi diyetisyen olduğunu düşündüm. Bu konuda da yanılmadığımı çalışmamız boyunca görmüş oldum. Betül hanım, sıcak ve güler yüzlü tavrı ile elimden tutup sağlıklı bir insan olmama en büyük destek olan çok kıymetli diyetisyenim benim, hayatımda yeni adımlar atmama yardımcı oldu ve hayattan gerçek anlamıyla zevk almama neden oldu. Kendisine çok teşekkür ederim.

ileBetül Ay Yılmaz

C.Ç

Diyetisyen Betül Hanımın tavsiyelerine uydum, aç kalmadan biraz da sporla destekleyerek 1.5 ayda sağlıkla giden yaklaşık 15 kilo oldu…
Sayenizde, teşekkürlerimle.